BARO KİMSENİN TAPULU MALI DEĞİLDİR!
Ankara Barosu'nun 69. Olağan Genel Kurulunun ilk günü geride kaldı. Yarın seçim var. Bugün söylenen sözlerin, yapılan konuşmaların, verilen vaatlerin yerini yarın oy pusulaları alacak. Seçimlerin kendine özgü heyecanı, grupların kazanma arzusu, adayların umutları ve yıllardır tekrarlanan rekabet bir kez daha sandığa taşınacak. Akşam olduğunda kazananlar sevinecek, kaybedenler sonuçları değerlendirecek. Bir süre sonra seçim afişleri kaldırılacak, tebrik ziyaretleri başlayacak, toplu fotoğraflar çekilecek ve baro yeniden gündelik hayatına dönecek. Peki, avukatın hayatında ne değişecek? Bence bu seçim gecesinde kendimize sormamız gereken asıl soru budur. Binlerce avukatın kayıtlı olduğu Ankara Barosu'nda genel kurulun açılabilmesi için gerekli imza sayısına ulaşmanın dahi bir mesele hâline gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Yarın seçim sandıklarının önünde oluşacak kalabalıklarla bugünkü genel kurul salonunu karşılaştırmak bile baro demokrasimizin içinde bulunduğu çelişkiyi anlamaya yetecektir. Oy vermeye ilgi duyuyoruz ama söz söylemeye aynı ilgiyi göstermiyoruz. Yönetimi belirlemek istiyoruz ama yönetimi denetlemekten uzak duruyoruz. Baronun yaptıklarından şikâyet ediyoruz ama kararların alındığı yerde bulunmuyoruz. Böylece baro giderek avukatların ortak meslek örgütü olmaktan çıkıp seçim dönemlerinde hatırlanan bir kuruma dönüşüyor. Bu yalnızca yönetenlerin değil, hepimizin sorunudur. Ankara Barosu'nda yaklaşık yarım asırdır aynı örgütsel geleneğin yönetimde belirleyici olması üzerinde ayrıca düşünmek gerekir. Demokratik Sol Avukatlar Grubu'nun uzun süreli yönetim hâkimiyeti, baro ile onu yöneten grubun neredeyse özdeş algılanmasına yol açmıştır. Kurumsal süreklilik elbette kendi başına bir kusur değildir. Ancak süreklilik, zamanla değişimin gereksiz, yönetmenin kazanılmış bir hak, eleştirinin ise kuruma yönelmiş bir saldırı olarak görülmesine neden oluyorsa ortada ciddi bir demokrasi sorunu vardır. Bir baro yönetimi seçim kazanarak görev alır; geçmişte kazandığı seçimlerin kendisine geleceği yönetme hakkı verdiğini düşünerek değil. Baronun tarihine katkıda bulunmak başka şeydir, o tarihi kendi örgütsel varlığınızla özdeşleştirmek başka şey. Baro kimsenin tapulu malı değildir. Aslında bu seçim, yalnızca başkan adayları arasında yapılacak bir yarıştan ibaret değil. Bir tarafta alışılmış yönetim anlayışları, diğer tarafta değişim talepleri var. Elbette her değişim iddiası kendiliğinden ilerici, her süreklilik tercihi de kendiliğinden yanlış değildir. Önemli olan değişimin yönüdür. Yönetimdeki isimler değişirken avukatın sorunları, baronun işleyişi ve meslektaşlarımızın karar süreçlerindeki yeri değişmeyecekse bunun adına gerçek bir değişim denilemez. Benim itirazım da tam burada başlıyor. Baro yöneticiliğinin meslektaşlara hizmet etmekten çok kurumsal bir kariyer basamağına dönüşmesine itiraz ediyorum. Avukatın gündelik sorunları karşısında etkisiz kalan, buna karşılık protokol ilişkilerinde, törenlerde ve makam ziyaretlerinde son derece görünür olan baroculuk anlayışını sorguluyorum. Avukatın hakkını koruma iddiasının, avukatın bizzat kendisinden daha önemli hâle gelen bir kurumsal gösteriye dönüşmesini kabul etmiyorum. Elbette barolar hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve demokratik değerleri savunmalıdır. Bunlar baroların vazgeçilmez görevleridir. Fakat hukukun üstünlüğünü savunmak, avukatın kendi mesleğini bağımsız ve onurlu biçimde yapabilmesi için mücadele etmeyi de gerektirir. Adliyede aşağılanan, dosyasına ulaşmakta güçlük çeken, emeğinin karşılığını alamayan, ekonomik baskılar altında mesleğini sürdürmeye çalışan bir avukatın sorunları, baronun siyasal ve kurumsal gündeminin gerisine itilemez. Hukuk devleti mücadelesiyle avukat hakları mücadelesi birbirinin rakibi değildir. Ne var ki ikincisini ihmal ederek birincisini sürdürdüğümüzü söylemek de yeterli değildir. Yarın sandığa gitmeye hazırlanan meslektaşlarıma bir çağrım var. Oy pusulasının başında yalnızca tanıdığınız isimleri, yıllardır alıştığınız grup işaretlerini veya size yapılan telefonları düşünmeyin. Kiminle fotoğraf çektirdiğinizi, hangi adayın sizi ziyaret ettiğini, kimin size daha yakın durduğunu bir an için unutun. Son iki yılda baronun sizin meslek hayatınıza ne kattığını düşünün. Karşılaştığınız bir haksızlıkta ne kadar yanınızda olduğunu, mesleki sorunlarınıza ne ölçüde çözüm ürettiğini, sizin sözünüzü ne kadar dinlediğini sorgulayın. Bir de hiç oy kullanmamayı düşünen meslektaşlarım var. Baroya kırgın olabilirsiniz. Gruplardan, adaylardan, seçim dönemlerinde verilen sözlerden usanmış olabilirsiniz. Fakat sandığa gitmeyerek yönetimi cezalandırdığınızı düşünmeyin. Sandığa gitmediğinizde karar hakkınız ortadan kalkmıyor; yalnızca bu hakkın kullanılmasını başkalarına bırakmış oluyorsunuz. Sizin yerinize yine birileri karar veriyor. Sonra iki yıl boyunca o kararın sonuçlarıyla birlikte yaşıyorsunuz. Yarınki seçimde benim de bir tercihim, bir tarafım var. Bunu saklamıyorum. Avukat Hakları Grubu'nun temsil ettiği değişim iradesinin Ankara Barosu için gerekli olduğuna inanıyorum. Ancak hangi gruba oy vereceğinden bağımsız olarak bütün meslektaşlarımdan istediğim bir şey var: Sandığa gidin ve tercihinizi kendi aklınızla yapın. Hiçbir grubun, hiçbir yöneticinin, hiçbir siyasi aidiyetin sizin mesleki iradenize ipotek koymasına izin vermeyin. Seçim sonuçlarının ne olacağını bilmiyoruz. Belki yıllardır devam eden yönetim geleneği sürecek, belki de yeni bir dönem başlayacak. Ancak bir şeyden eminim: Ankara Barosu'nun asıl sorunu yalnızca kimin yöneteceği değil, avukatların kendi barolarına yeniden sahip çıkıp çıkmayacağıdır. Yarın sandıklar açıldığında kazanan bir grup olacak. Fakat baro demokrasisinin kazanıp kazanmadığını yalnızca oy sayıları göstermeyecek. Bunu önümüzdeki iki yılda avukatın hayatında meydana gelecek değişiklikler gösterecek. Bu gece son kez düşünelim. Bir baro mu seçiyoruz, yoksa alıştığımız düzeni mi sürdürüyoruz? Avukatın hakkını savunacak bir yönetim mi istiyoruz, yoksa yönetmenin kendisini bir hak olarak gören anlayışlara mı teslim oluyoruz? Yarın oyumuzu kullanırken yalnızca bugünü değil, bizden sonra cübbe giyecek meslektaşlarımızı da düşünelim. Çünkü yarın sandığa konulacak olan yalnızca oylarımız değil, avukatlığın geleceğine ilişkin irademizdir. |
|
63 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |