• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Avukat Fahrettin KAYHAN

ANKARA BAROSU’NDA GRUPLAR, GRUP AİDİYETİ VE GRUP FANATİZMİ

 

Ankara Barosu seçimleri yaklaşırken yine grupları, adayları, listeleri ve ittifakları konuşuyoruz. Oysa bütün bu tartışmaların gerisinde, seçim sonuçlarından daha kalıcı bir mesele var: Bir avukatın bir gruba aidiyeti nerede başlar, nerede biter; aidiyet hangi noktadan sonra düşünmeyi kolaylaştıran bir dayanışma olmaktan çıkıp insanın kendi muhakemesini teslim ettiği bir fanatizme dönüşür?

Baro mevzuatında bugün kullandığımız anlamıyla “grup” diye bir kurum yoktur. Genel kurulun üyeleri gruplar değil, tek tek avukatlardır; seçme hakkı da seçilme hakkı da, genel kurulda söz söyleme ve baronun geleceğine ilişkin irade açıklama hakkı da avukata aittir. Buna karşılık uygulamada, özellikle büyük barolarda, gruplar zamanla yalnızca seçim dönemlerinde ortaya çıkan organizasyonlar olmaktan çıkmış, kalıcı siyasi ve mesleki kimliklere dönüşmüştür. Ankara Barosu da bunun en belirgin örneklerinden biridir.

Ben grupların varlığını başlı başına sakıncalı görmüyorum. On binlerce avukatın bulunduğu bir baroda benzer düşünceleri, mesleki öncelikleri veya dünya görüşlerini paylaşan insanların bir araya gelmesi, ortak program hazırlaması ve yönetime aday olması son derece doğaldır. Demokratik rekabet örgütlenme olmadan yürütülemez. Sorun grup değildir; sorun, grubun araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesi, baronun ve avukatın önüne geçmesidir.

Aidiyet insani bir ihtiyaçtır. İnsan birlikte mücadele ettiği, aynı masada oturduğu, aynı seçim çalışmasını yürüttüğü kişilerle bağ kurar; yıllar içinde dostluklar, ortak hatıralar ve alışkanlıklar oluşur. Fakat tam da bu nedenle grup aidiyeti zaman zaman eleştirel düşünmenin önüne geçebilir. Kendi grubumuzun yaptığı bir işi açıklamak için mazeret ararken aynı işi rakip grup yaptığında öfkeyle eleştiriyorsak, liyakati düşünce ve emeğe göre değil “bizden” veya “onlardan” oluşuna göre ölçüyorsak, artık demokratik aidiyetten değil taraftarlıktan söz etmeye başlamışız demektir.

Baro seçimi futbol maçı değildir; cübbe de forma değildir. Seçime farklı listelerle girebilir, farklı adayları destekleyebilir, sert biçimde tartışabiliriz. Ama seçim bittiğinde aynı adliye koridorlarında yan yana yürüyecek, aynı duruşma salonlarında savunma yapacak, aynı mesleki sorunlarla karşılaşacağız. Bu nedenle bir grubun seçim kazanması, baronun o grubun mülküne dönüşmesi sonucunu doğurmaz. Seçimi kazananlar bir grubun temsilcileri olarak gelirler ama baroyu bütün avukatlar adına yönetmek zorundadırlar.

Ankara Barosu bakımından bu tartışmayı yaparken Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nu, yani DSA’yı konuşmadan geçmek mümkün değil. DSA yaklaşık yarım yüzyıldır Ankara Barosu yönetiminde son derece belirleyici bir yapı oldu. Böylesine uzun süren bir hâkimiyetin doğal sonucu olarak grup ile kurum arasındaki sınırın zaman zaman bulanıklaştığını, Ankara Barosu ile DSA’nın kamuoyunda neredeyse özdeş algılandığını düşünüyorum. Uzun süre iktidarda kalan her yapı için geçerli olan kurumsallaşma, içe kapanma ve kendisini vazgeçilmez görme tehlikesi burada da tartışılmalıdır.

Bunu dışarıdan konuşan biri olarak söylemiyorum. Yıllarca DSA içinde bulundum; Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği ve Türkiye Barolar Birliği delegeliği yaptım. O dönemde birlikte çalıştığım, emeğine ve iyi niyetine bugün de saygı duyduğum çok sayıda meslektaşım var. Geçmişimi inkâr etmiyorum, bundan utanmıyorum ve dün birlikte yürüdüğüm insanlara bugün düşman gözüyle de bakmıyorum. Tam tersine, içeriden edinilmiş bu tecrübenin bugün yaptığım değerlendirmeleri daha anlamlı hale getirdiğini düşünüyorum.

Ancak geçmişte bir grubun içinde bulunmuş olmak, o gruba ömür boyu sadakat borcu doğurmaz. Avukatlık mesleğinin özünde bağımsızlık vardır; bağımsızlık yalnızca devlete, savcılığa, mahkemeye veya siyasi iktidara karşı gösterilecek bir tavır değildir. İnsan gerektiğinde kendi çevresine, kendi grubuna ve yıllardır birlikte yürüdüğü arkadaşlarına karşı da bağımsız düşünebilmelidir. Kendi grubunu eleştiremeyen bir avukatın başkaları karşısında bağımsızlığı da ister istemez tartışmalı hale gelir.

Ben bugün DSA ile Ankara Barosu arasındaki ilişkinin fazlasıyla iç içe geçtiğini düşünüyorum. DSA’nın Cumhuriyet Halk Partisi ile tarihsel ve düşünsel yakınlığının da dışarıdan bakıldığında zaman zaman basit bir siyasal yakınlığın ötesinde bir görüntü verdiği kanaatindeyim. Bir baronun veya baro içinde faaliyet gösteren bir grubun ülke meseleleri hakkında sözü elbette olacaktır; avukatların toplumsal ve siyasal görüş sahibi olmaları da son derece doğaldır. Fakat baronun herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi veya vesayet alanı olduğu izlenimi dahi, savunmanın bağımsızlığı bakımından üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir sorundur.

Benim asıl itirazım ise baroculuğun zaman zaman avukatlığın önüne geçmesine. Baro organlarında görev yapmak, kürsülerde görünmek ve baro siyasetinde mevki kazanmak kendi başına bir amaç haline geldiğinde meslek örgütü, avukatın gündelik hayatından uzaklaşır. Oysa baronun asıl meselesi çok daha somuttur: Avukat dosyaya erişebiliyor mu, emeğinin karşılığını alabiliyor mu, genç avukat büro açabiliyor mu, stajyer mesleğe borçla mı başlıyor, meslektaş adliyede saygı görüyor mu, savunma makamı gerçekten eşit ve bağımsız bir unsur olarak kabul ediliyor mu?

Baroculuk, kişisel kariyer için bir basamak haline geldiği ölçüde bu sorulardan uzaklaşır. Baro başkanlığı veya baro yöneticiliği; milletvekilliğine, belediye başkanlığına, yüksek yargı üyeliğine ya da başka makamlara uzanan bir özgeçmiş satırı olarak görülmemelidir. Elbette baroda görev yapan bir avukat daha sonra başka kamusal görevler üstlenebilir; mesele kişinin nereye gittiği değil, baroyu o hedefe ulaşmanın vitrini haline getirip getirmediğidir. Avukatın meslek örgütü, kişisel kariyer planlarının dekoru olamaz.

Bugün Avukat Hakları Grubu’ndan Türkiye Barolar Birliği delege adayı olmamı da bu çerçevede değerlendiriyorum. Meslekte kırk yıla yaklaşmış bir avukat olarak yeni bir unvana veya makama ihtiyacım yok. Yeterince görev yaptım, yeterince sıfat taşıdım. Bundan sonra benim açımdan asıl mesele, benden sonra bu mesleği yapacak avukatların nasıl bir meslek ve nasıl bir baro devralacağıdır. Gelecek kuşaklar için çalışmak istiyorum; bu nedenle de hangi grubun geçmişte bana görev verdiğine değil, bugün avukatın gerçek sorunları için kimin ne yaptığına bakıyorum.

Avukat Hakları Grubu’nda beni çeken şey de tam olarak budur. Avukatın dosyaya erişimi, mesleki faaliyet alanlarının daraltılmasına karşı mücadele, stajyerlerin ve genç meslektaşların sorunları, ekonomik haklar, dayanışma ve mesleğin geleceği gibi doğrudan avukatın hayatına dokunan konular üzerinde ısrarla durulmasını önemsiyorum. Bir grup benim için ancak yaptığı iş ölçüsünde değerlidir; adı, geçmişi veya mensuplarının birbirine duyduğu bağlılık tek başına hiçbir anlam ifade etmez.

Bu yüzden grup değiştirmeyi bir siyasi günah gibi görmüyorum. İnsan değişebilir, şartlar değişebilir, gruplar değişebilir; hatta bazen insan aynı kalır ama içinde bulunduğu yapı değişir. Yıllar önce savunduğu ilkelerden uzaklaşan, giderek kapalı bir çevreye dönüşen veya iktidarını sürdürmeyi asıl amaç haline getiren bir yapının karşısında insanın önünde iki yol vardır: Ya geçmiş aidiyetinin hatırına susacak ya da kendi vicdanının gereğini yapacaktır. Ben ikincisini tercih ediyorum.

Bir avukatın kırk yıl boyunca aynı grupta kalması mı daha değerlidir, yoksa kırk yıl boyunca aynı temel ilkelere sadık kalması mı? Benim cevabım açık: Grup değişebilir, ilke değişmemelidir. Bugün AHG’den aday olmam, geçmişimi reddettiğim anlamına gelmiyor; tersine, geçmişte edindiğim tecrübenin beni getirdiği yeri ifade ediyor. Yarın AHG de benim savunduğum mesleki ilkelerden uzaklaşırsa onu da eleştiririm. Çünkü hiçbir grubun adı, insanın vicdanından ve mesleki bağımsızlığından daha değerli değildir.

Ankara Barosu’nun ihtiyacı yeni bir fanatizm değil, yeni bir demokratik kültürdür. Gruplar olacak, yarışacak, programlarını anlatacak, seçim kazanacak veya kaybedecekler. Ancak hiçbir grup kendisini baronun doğal sahibi saymamalı; hiçbir yönetim kendisine oy vermeyen meslektaşlarını dışarıda bırakmamalı; hiçbir avukat da oy verdiği listenin bütün yaptıklarını savunmak zorunda olduğunu düşünmemelidir. Demokratik kültür biraz da “Ben sana oy verdim ama burada yanlış yapıyorsun” diyebilme cesaretidir.

69. Genel Kurul’a giderken meslektaşlarımdan istediğim, yalnızca bir gruba oy vermeleri değil, grupların dışına çıkarak düşünmeleridir. Kim avukatın günlük sorunlarıyla gerçekten ilgileniyor, kim mesleğin geleceği için somut mücadele veriyor, kim baroyu kişisel veya siyasal kariyer alanı olmaktan çıkarıp yeniden güçlü bir meslek örgütü haline getirmek istiyor? Sandıkta verilmesi gereken kararın ölçüsü grup sadakati değil bu soruların cevabı olmalıdır.

Ben kendi kararımı verdim ve Avukat Hakları Grubu’ndan Türkiye Barolar Birliği delege adayıyım. Bu tercihi geçmişime karşı değil, mesleğin geleceğine karşı duyduğum sorumluluk nedeniyle yaptım. Hiç kimsenin benimle aynı tercihi yapmak zorunda olduğunu da düşünmüyorum; tam tersine, her meslektaşımın kendi aklıyla, kendi tecrübesiyle ve kendi vicdanıyla karar vermesini istiyorum. Çünkü fanatizmin panzehiri başka bir fanatizm değil, bağımsız düşüncedir.

Baro avukat için vardır; avukat baro grupları için değil. Gruplar gelir, gider, bölünür, birleşir, isim değiştirir; baro ve avukatlık mesleği ise devam eder. Bu yüzden Ankara Barosu’nun gerçek sahibi hiçbir grup değildir. Gerçek sahibi, cübbesinin üzerinde hiçbir grubun formasını taşımayan avukatların kendisidir.

  
46 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam16
Toplam Ziyaret219225