• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Avukat Fahrettin KAYHAN

Haftaya Genel Kurul Var Sandıktan önce söz var.

Haftaya Ankara Barosu Genel Kurulu var. Genel Kurul görüşmeleri 10 Ekim 2026 Cumartesi günü yapılacak; seçim ve sandık ise 11 Ekim 2026 Pazar günü. Yaklaşık 27 bin avukatın kayıtlı olduğu bir barodan söz ediyoruz. Buna rağmen 10 Ekim’de, yani avukatın söz söyleyeceği ilk gün, 2.700 avukatın salonda bulunmasını sağlamak bile her defasında ciddi bir mesele hâline geliyor. Oysa bu sayı, Genel Kurulun yapılabilmesi için gereken asgari katılımı ifade ediyor. İşin daha düşündürücü tarafı, ertesi gün sandık kurulduğunda tablonun bütünüyle değişmesi.

Ankara Barosu'nun 68. Olağan Genel Kurulu'nda 14.443 avukat oy kullandı. O dönemde yaklaşık 24.453 üyesi bulunan Baroda seçimlere katılım yüzde 59'u geçti. Demek ki Ankara avukatı Barosuna bütünüyle ilgisiz değil. 11 Ekim’de sandığa gelecek; fakat asıl söz söyleme günü olan 10 Ekim’e aynı ölçüde geliyor mu? Bence önümüzdeki Genel Kurul öncesinde üzerinde düşünmemiz gereken ilk mesele budur.

Çünkü genel kurul yalnızca yöneticilerin seçildiği bir organizasyon değildir. Hatta bana göre 10 Ekim’deki görüşmeler, 11 Ekim’deki seçimden daha az önemli değildir. 11 Ekim’de kimin yöneteceğine karar veririz; 10 Ekim’de ise nasıl yönetilmek istediğimizi söyleriz. Seçim günü önümüze konulan isimlerden birini tercih ederiz; görüşme günü gündemi, bütçeyi, faaliyetleri, mesleğin sorunlarını ve baronun önceliklerini tartışırız. Kısacası 11 Ekim oy verme, 10 Ekim söz söyleme günüdür.

Ne var ki yıllar içinde bu iki gün arasındaki denge giderek bozuldu. Sandığın önünde uzun kuyruklar oluşurken kürsünün karşısındaki sıralar boş kalmaya başladı. Seçim günü binlerce avukat geliyor; fakat faaliyet raporunun tartışıldığı, yönetimin eleştirilebildiği, bütçenin konuşulduğu, önergelerin verildiği ve mesleğin geleceğine ilişkin düşüncelerin açıklanabildiği gün, toplantı yeter sayısını bulmak bile güçleşiyor. Bu yalnızca Ankara Barosunun sorunu değil kuşkusuz; temsili demokrasinin hemen her alanında gördüğümüz bir alışkanlığın meslek örgütümüze yansımasıdır.

Fakat bence mesele yalnızca Genel Kurulun ilk gününe katılımın düşüklüğü de değil. Adliye koridorlarında, duruşma aralarında ve meslektaş sohbetlerinde sık sık aynı cümleyi duyuyoruz: “Baro ne yapıyor ki, aidat toplamaktan başka?” Bu cümleyi haksız, abartılı veya kolaycı bulabiliriz. Yine de görmezden gelemeyiz. Çünkü bu söz, tek tek meslektaşların memnuniyetsizliğinden daha büyük bir şeye işaret ediyor: Baroyla avukat arasındaki aidiyet bağının zayıflamasına.

Bugün Ankara Barosuna kayıtlı meslektaşların önemli bir bölümünün Baroyu kendisine ait bir kurum gibi hissetmediğini düşünüyorum. Seçimlerde sandığa gitmeyen, genel kurula hiç katılmayan, baro faaliyetlerini takip etmeyen, hatta Barodan ancak aidat bildirimi geldiğinde haberdar olduğunu söyleyen geniş bir kitle var. Son seçimde yaklaşık yüzde 41'in sandığa dahi gitmemiş olması da bu mesafeyi tek başına açıklamasa bile üzerinde düşünülmesi gereken bir işaret. Adliye koridorlarındaki gözlemim, baroya aidiyet hissi zayıf olan kitlenin bundan da geniş olduğudur.

Bu tabloyu yalnızca “meslektaşlar ilgisiz” diyerek açıklamak kolaydır. Fakat belki soruyu tersinden sormak gerekir: Meslektaş neden ilgisiz? Bir avukat Barosunu neden kendisine ait hissetmiyor? Neden Genel Kurulu kendi mesleki hayatının önemli bir parçası olarak görmüyor? Yönetime kızdığı hâlde neden Genel Kurula gelip eleştirmiyor; Baroyla ilişkisini birkaç yılda bir kullanılan oy ve yılda bir ödenen aidat düzeyinde tutuyor? Bence asıl mesele burada başlıyor.

Aidiyet tek taraflı kurulmaz. Kuruma aidiyet duymayan üyeyi sürekli eleştirmek kolaydır; fakat kurumun da üyesiyle gerçek bir ilişki kurup kurmadığını sorgulamak gerekir. Avukat, mesleki hayatının güç anlarında Baroyu yanında görmüyorsa; ekonomik sorunlarında, adliye koridorunda uğradığı haksızlıkta, mesleki itibarı zedelendiğinde veya savunma görevi nedeniyle baskıya uğradığında Baroyu hissedemiyorsa, zaman içinde o kurum onun gözünde uzaklaşır. Sonunda geriye tabela, seçim ve aidat kalır. Bir meslek örgütü açısından bundan daha tehlikeli bir yabancılaşma düşünemiyorum.

Çünkü baroların gücü yalnızca kanundan, yönetim kurullarından veya tarihsel saygınlıklarından gelmez. Asıl güçlerini üyelerinin “Bu benim Barom” diyebilmesinden alırlar. Bir meslektaş “Baro benim için ne yaptı?” diye soruyorsa, o soruya kızmak yerine cevap vermek gerekir. Daha da önemlisi, bu sorunun neden bu kadar yaygınlaştığını anlamak gerekir.

Tam da bu nedenle genel kurul yalnızca seçime hazırlık yapılan bir gün değildir. Avukatın sözünün kurumsal bir karşılığı olduğu gündür. Avukat mesleği gereği söz söyleyen insandır; itiraz eder, eleştirir, soru sorar, çoğunluğa karşı azınlığı, devlete karşı bireyi, güçlüye karşı güçsüzü savunur. Başkasının hakkını savunurken gösterdiğimiz ısrarı, kendi meslek örgütümüz söz konusu olduğunda iki yılda bir kullanılan oya indirgememiz tuhaf bir çelişkidir.

Üstelik burada sorumluluk yalnızca avukatta değildir. Avukata “Genel Kurula gel” demek yetmez; Genel Kurulu gelmeye değer hâle getirmek gerekir. Baroyu sahiplenmesini istemek yetmez; Baroyu gerçekten onun kurumu hâline getirmek gerekir. Baronun nasıl yönetileceği yalnızca başkan adaylarının veya grupların meselesi değil, doğrudan avukatın meselesidir.

Baronun bütçesi avukatın meselesidir. CMK ücretleri, adli yardım, mesleğe yeni başlayanların sorunları, bağlı çalışan avukatların çalışma koşulları, giderek artan ekonomik kırılganlık, mesleğin proleterleşmesi, adliyelerde karşılaştığımız sorunlar, dosyaya erişim, savunmanın itibarsızlaştırılması ve avukata yönelik saldırılar avukatın meselesidir. Bunların hepsi baronun gündemidir ve bütün bunların konuşulacağı en doğal yerlerden biri de genel kuruldur.

Elbette kimin başkan olacağı önemlidir. Yönetim kurulunda kimlerin bulunacağı, disiplin ve denetleme kurullarının kimlerden oluşacağı, Türkiye Barolar Birliğinde Ankara avukatını kimlerin temsil edeceği önemlidir. Fakat bunlardan önce sorulması gereken daha temel bir soru var: Baro ne yapacak? Hatta belki daha doğru soru şudur: Avukat, Barosunu neden kendi kurumu olarak görmüyor? Bu iki soruya yalnızca seçim bildirgeleriyle cevap verilemez.

Belki tam burada baroculuk anlayışımızı da yeniden düşünmek gerekiyor. Uzun zamandır baroların siyasal tutumları, grupları, seçim ittifakları ve başkan adayları üzerine çok konuşuyoruz. Buna karşılık avukatlığın gündelik sorunlarını aynı yoğunlukta konuştuğumuzdan emin değilim. Baroculuk zaman zaman avukatlığın önüne geçiyor; Baro kendi dili, kendi bürokrasisi, kendi grupları ve kendi kariyer yolları olan ayrı bir dünyaya dönüşebiliyor.

Başkanlıklar, yönetim kurulu üyelikleri ve Türkiye Barolar Birliği delegelikleri mesleğe hizmet etmek için üstlenilen geçici görevlerdir. Bunlar kendi başına bir amaç veya sonraki makamlar için basamak hâline geldiğinde esas mesele gözden kaçar. Baro, barocular için kurulmuş bir yer değildir; avukatlar için vardır. Basit görünen bu cümlenin aslında bütün tartışmanın merkezinde olduğunu düşünüyorum.

Meslekte kırk yıla yaklaşırken benim Baroya bakışım da giderek bu noktada sadeleşti. Bir unvana, makama veya kartvizitime yazılacak yeni bir sıfata ihtiyacım yok. Daha önce Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyeliği de yaptım, Türkiye Barolar Birliği delegeliği de. Bu görevlerin insan hayatındaki yerini ve ağırlığını bilecek kadar uzun süredir mesleğin içindeyim. Bugün benim açımdan asıl mesele, bizden sonra gelecek avukatların nasıl bir mesleğe sahip olacağıdır.

Genç meslektaş büro açabilecek mi? Bağlı çalışan avukat emeğinin karşılığını alabilecek mi? CMK görevlendirmesine giden avukat yaptığı masrafı düşünmeden görevini yapabilecek mi? Avukat ücretini istemekten çekinmeden emeğinin karşılığını alabilecek mi? Adliyede itibarlı bir yargı öznesi olarak kabul edilecek mi? Mesleğini yaptığı için soruşturulma, gözaltına alınma veya hedef gösterilme endişesi yaşamadan savunma görevini yerine getirebilecek mi? Ve bütün bunlar yaşanırken Baro meslektaşının yanında gerçekten bulunacak mı? Bence genel kurulda asıl konuşmamız gereken meseleler bunlardır.

Elbette hukuk devleti konuşulacak, insan hakları konuşulacak, yargı bağımsızlığı konuşulacak, Cumhuriyetin temel değerleri konuşulacak. Bir baronun ülkenin temel hukuk meseleleri karşısında sessiz kalmasını savunmak mümkün değildir. Fakat bir noktayı da gözden kaçırmayalım: Avukatın olmadığı yerde savunma, savunmanın olmadığı yerde hukuk devleti olmaz. Bu nedenle mesleğin ekonomik, sosyal ve kurumsal sorunlarını konuşmak hukuk devleti mücadelesinden daha küçük bir mesele değildir; tam tersine onun şartlarından biridir.

Ekonomik bağımsızlığını kaybeden avukatın mesleki bağımsızlığını uzun süre koruması kolay değildir. İtibarı aşınmış bir savunmayla güçlü bir hukuk devletinden söz etmek de mümkün değildir. Bu yüzden 10 Ekim Cumartesi günü Genel Kurul salonunda bulunmak yalnızca bir grubun, adayın veya listenin yanında durmak anlamına gelmemeli; biraz da kendi mesleğimizin yanında durmak anlamına gelmelidir.

Ben bu seçimde Avukat Hakları Grubu listesinden Türkiye Barolar Birliği delege adayıyım. Fakat Genel Kurula katılma çağrısını yalnızca bize oy verecek meslektaşlarıma yapmıyorum. Bize  oy vermeyecek meslektaşım da gelsin; başka bir başkan adayını destekleyen de, hiçbir gruba mensup olmayan da, yönetimi başarılı bulan da başarısız bulan da gelsin.

Hatta “Baro ne yapıyor ki?” diyen meslektaşım bilhassa  gelsin ve bu soruyu  kürsüden sorsun.

Aidatının nereye harcandığını sorsun, Barodan ne beklediğini anlatsın, yönetimi eleştirsin, önerisini söylesin. Çünkü o kürsü başkanın, yönetimin veya grupların kürsüsü değildir; avukatın kürsüsüdür. Sandıkta birbirimizin rakibi olabiliriz ama kürsüde aynı mesleğin mensuplarıyız. Demokratik bir meslek örgütünü güçlü yapan da herkesin aynı şeyi söylemesi değil, farklı düşünen insanların sözlerini açıkça söyleyebilmesi ve birbirini dinlemek zorunda kalmasıdır.

Bu nedenle mesele yalnızca 2.700 sayısını bulmak değildir. Kanunun aradığı yeter sayı başka şeydir, gerçek katılım ve aidiyet başka. 27 bin avukatın bulunduğu bir baroda binlerce meslektaş kurumuyla bağ kuramıyorsa, yalnızca onların ilgisizliğinden söz edemeyiz; baroculuğun da kendisine dönüp bakması gerekir. 2024 seçimlerinde 14 bini aşkın meslektaşımız sandığa gidebildiyse, Genel Kurulun ilk gününde de birkaç bin avukatın ötesine geçebilmeliyiz.

Çünkü baronun sahibi seçimden seçime oy kullanan seçmen değil, her gün bu mesleği yapan avukattır. 10 Ekim Cumartesi Genel Kurul görüşmeleri var; 11 Ekim Pazar günü ise sandık kurulacak. Ama sandıktan önce söz var. O nedenle 10 Ekim’de gelin. Oy vermek için değil; konuşmak, dinlemek, itiraz etmek, hesap sormak ve Baromuzun önümüzdeki iki yılda ne yapması gerektiğine birlikte karar vermek için gelin. Belki en önemlisi de, “Bu Baro benim” diyebilmek için gelin.

Bir baroyu yalnızca yöneticileri değil, ona aidiyet duyan ve ona sözünü söyleyen
avukatlar güçlü kılar.

  
61 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam281
Toplam Ziyaret218423