TEŞHİR OPERASYONLARININ DRAMATURJİSİ Şafak vakti gözaltısından sosyal medya infazına ![]() Bir ceza soruşturmasının en kırılgan ânı çoğu zaman ilk saatleridir. Henüz iddianame yoktur, deliller tartışılmamıştır, şüphelinin savunması tam olarak alınmamıştır; hatta birkaç saat sonra serbest bırakılması, aylar sonra kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi veya yıllar sonra beraat etmesi ihtimal dâhilindedir. Buna rağmen kamuoyu bazen soruşturmanın daha ilk sabahında çok daha kesin bir görüntüyle karşılaşır: şafak vakti bir evin kapısı, hızla içeri giren polisler, uykudan yeni kalkmış insanlar, arama, kelepçe, polis aracına bindirilen şüpheli ve hemen arkasından televizyonlara ve sosyal medyaya düşen birkaç dakikalık operasyon videosu. Hukukun henüz ‘şüpheli’ dediği kişi, görüntünün dili içinde çoktan ‘suçlu’ hâline gelebilir. Son yıllarda bu görüntüler o kadar benzer bir kalıba kavuştu ki artık yalnızca bir adli işlemden değil, o işlemin nasıl gösterildiğinden de söz etmek gerekiyor. Ben buna ‘teşhir operasyonlarının dramaturjisi’ diyorum. Dramaturji derken her operasyonun önceden aynı merkezden yazılmış bir senaryoya bağlı olduğunu söylemiyorum. Kastettiğim daha basit ve daha görünür bir şey: Zamanı, mekânı, kamerası, seçilen sahneleri, kullanılan kelimeleri ve yayın mecrasıyla tekrar eden bir gösterme biçimi oluştu. Ceza muhakemesi işlemi bir yandan hukuki sonuç doğururken, öte yandan kamuoyu için hazırlanmış görsel bir anlatıya dönüşüyor. Şafak vaktinin görüntü diliŞafak vakti yapılan arama ve yakalamanın elbette operasyonel sebepleri olabilir. Şüphelilerin aynı anda yakalanması, kaçmanın veya delillerin yok edilmesinin önlenmesi, güvenlik tedbirlerinin daha kolay alınması gibi nedenler somut olayda bu saati haklı gösterebilir. Tartışma konusu yaptığım şey operasyonun saatinin kendisi değil. Sorun, bu zorunluluğun daha sonra bir görüntü estetiğine dönüştürülmesi ve şüphelinin en hazırlıksız hâlinin kamuoyuna sunulmasıdır. İnsan evinde, sabahın beşinde, sokağa çıkarken sahip olduğu hazırlık imkânına sahip değildir; yanında eşi, çocuğu, annesi olabilir, üzerinde pijaması olabilir, mahrem saydığı eşyalar kadraja girebilir. Devletin bir adli işlemi yürütmek amacıyla girdiği alan, bir anda milyonlarca kişinin seyir alanına açılmaktadır. Mersin'de 1 Ekim 2026 sabahı belediyelere yönelik soruşturma kapsamında yapılan bir işlem sırasında kaydedilen görüntüler bu sorunu bütün çıplaklığıyla yeniden gündeme getirdi. Basına yansıyan videoda bir kadın evinde pijamasıyla kameraya giriyor, kaydın kapatılmasını istiyor; buna karşılık kendisine kaydın polis kamerası olduğu ve endişe etmemesi gerektiği söyleniyor. Görüntü daha sonra kamuoyuna ulaşıyor ve doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Bir adli işlemin güvenliği veya denetlenmesi amacıyla alınan kayıt, hangi hukuki sebep ve hangi kamu yararıyla yayın malzemesine dönüşüyor? Görüntünün hangi makam tarafından basına servis edildiği konusunda farklı açıklamalar bulunduğu için sorumluluğu peşinen bir kuruma yüklemek doğru olmaz. Fakat bu belirsizlik dahi asıl soruyu ortadan kaldırmıyor; tam tersine, adli operasyon görüntülerinin kim tarafından, hangi ölçüte göre ve hangi yetkiyle dolaşıma sokulduğunun açık kurallara bağlanması gerektiğini gösteriyor.[1] Üstelik bu yeni bir örnek değil. 1 Mayıs 2024 olaylarının ardından yapılan ev baskınlarına ilişkin görüntüler, İçişleri Bakanı'nın sosyal medya hesabından ‘Gereği yapıldı’ başlığıyla paylaşılmış; aynı dönemde ‘Mahzen’ adı verilen organize suç operasyonlarının videoları da yakalanan şüpheliler, baskın anları ve ele geçirilen materyallerle birlikte kamuoyuna sunulmuştu.[2][3] Terör, uyuşturucu, organize suç veya siyasi nitelik taşıyan soruşturmalar değişebiliyor; fakat görsel dil büyük ölçüde aynı kalıyor. Operasyona güçlü bir ad veriliyor, kapının açıldığı an gösteriliyor, polislerin hızlı hareketi öne çıkarılıyor, ele geçirilen eşya bir masa üzerinde sergileniyor ve sonuç çoğu kez ‘çökertildi’, ‘yakalandı’, ‘gereği yapıldı’ gibi kesinlik duygusu taşıyan kelimelerle tamamlanıyor. Bu görüntülerin kamuoyunda güçlü bir etkisi olduğu inkâr edilemez. Zaten dramaturji dediğim şey tam da burada başlıyor. Bir şüpheli hakkında yüzlerce sayfalık dosya okunmayabilir; iddianamedeki isnadın hangi delile dayandığı bilinmeyebilir; savunmanın ne dediği, bilirkişi raporunun ne sonuç verdiği veya mahkemenin yıllar sonra nasıl bir hüküm kurduğu geniş kitlelere ulaşmayabilir. Ama kapısı şafak vakti açılan, polislerin arasında götürülen ve önüne suç unsuru olduğu söylenen eşyalar dizilen kişinin görüntüsü birkaç saniyede yerleşir. Görüntü, hukuki hüküm değildir ama zihinsel hükmü çok hızlı verir. Kayıt ile teşhir arasındaki sınırBurada kritik ayrım, operasyonun kayda alınması ile kaydın yayımlanması arasındadır. Kolluk işlemlerinin görüntülenmesi bazı durumlarda hem şüpheli hem de kolluk bakımından güvence işlevi görebilir. Aramanın nasıl yapıldığının, hangi eşyanın nerede bulunduğunun veya güç kullanımının ölçülü olup olmadığının sonradan denetlenmesi için kamera kaydı yararlı olabilir. Hatta adli işlemlerin kayıt altına alınmasının keyfiliği azaltacağı da savunulabilir. Fakat bu gerekçelerin hiçbiri, kaydın kendiliğinden televizyonlarda veya sosyal medyada yayımlanmasını meşru hâle getirmez. Arama kararı kolluğa konuta girme yetkisi verir; konutu kamuoyunun oturma odasına çevirme yetkisi vermez. Yakalama kararı kişinin özgürlüğünü kanunda belirtilen şartlarla sınırlayabilir; insanın mahrem hâlini seyirlik malzemeye dönüştürme yetkisi vermez. İşlemin kayda alınması hukuka uygun olsa bile, aynı kaydın üçüncü kişilere verilmesi ve yayımlanması için ayrıca hukuki dayanak, meşru amaç ve ölçülülük incelemesi gerekir. Özellikle şüphelinin yüzünün, bedeninin, evinin içinin ve aile fertlerinin görünür hâle getirildiği görüntüler bakımından bu ayrım daha da önemlidir. Bu noktada ‘Ama kamuoyunun bilgi alma hakkı var’ itirazı gelecektir. Elbette var. Devlet, önemli bir suç soruşturması yürütüldüğünü, kaç kişi hakkında işlem yapıldığını, hangi suçlamaların bulunduğunu ve aramalarda nelerin ele geçirildiğini kamuoyuna açıklayabilir. Basın da bunları haberleştirebilir. Fakat bilgi alma hakkı ile bir insanın sabah kıyafetini görmek arasında zorunlu bir bağ yoktur. Kamuoyu soruşturmanın varlığını şüphelinin yatak odasını görmeden de öğrenebilir; polisin etkinliğini, kişinin kelepçelenme ânını defalarca seyretmeden de değerlendirebilir. Haber verme ile teşhir arasındaki çizgi tam burada belirginleşir. Masumiyet karinesi kameranın dışında başlamazMasumiyet karinesi çoğu zaman yalnızca hâkimin hüküm kurarken uyması gereken bir ilke gibi anlatılıyor. Oysa Anayasa Mahkemesinin yerleşik yaklaşımı bunun çok ötesindedir. Karine, kişi hakkındaki ceza yargılaması sonuçlanıncaya kadar bütün kamu makamlarını bağlar; kamu otoritelerinin, kesinleşmiş mahkûmiyet bulunmadığı hâlde kişiyi suçlu gösteren veya toplumda bu kanaati uyandıran açıklama ve uygulamalardan kaçınmasını gerektirir.[4] Sorun yalnız kullanılan kelime değildir. Kamu gücünün ürettiği görüntünün bağlamı da kişiyi suçlu ilan eden bir dil kurabilir. AİHM'in Türkiye hakkında verdiği Y.B. ve Diğerleri kararı bu nedenle hâlâ günceldir. Başvurucuların gözaltında bulundukları sırada basına gösterilmeleri ve görüntülerinin alınmasına imkân sağlanması üzerine Mahkeme, kamu makamlarının soruşturmalar hakkında toplumu bilgilendirebileceğini kabul etmiş; fakat bunun masumiyet karinesinin gerektirdiği ihtiyatla yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Somut olayda polisin tutumunun kamuoyunu başvurucuların suçlu olduğuna inanmaya yöneltecek nitelikte olduğu sonucuna varılmış ve Sözleşme'nin 6/2. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.[5] Buna karşılık Karakaş ve Yeşilırmak/Türkiye kararında AİHM, basın toplantısında şüphelilerin görüntülenmiş olmasını tek başına ihlal için yeterli saymamıştır. Mahkeme, polisin kişileri kesin bir dille suçlu ilan edip etmediğine, kullanılan ifadelerin ve sunum biçiminin peşin bir suçluluk hükmü taşıyıp taşımadığına bakmıştır.[6] Bu karşılaştırma önemlidir; çünkü tartışmayı ‘şüphelinin hiçbir görüntüsü hiçbir koşulda yayımlanamaz’ gibi savunulması zor bir noktaya götürmek yerine gerçek meseleye odaklanmamızı sağlar. Görüntünün elde ediliş biçimi, seçilen sahneler, yüzlerin açık olup olmadığı, kişinin hangi durumda gösterildiği, görüntüye eşlik eden metin ve bütün bunların izleyicide yaratacağı suçluluk algısı birlikte değerlendirilmelidir. Kanun, aslında “teşhir” ihtimalini görmüşTürk Ceza Kanunu'nun 285. maddesi tartışmayı daha da somutlaştırıyor. Maddenin beşinci fıkrası, soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin ‘suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde’ görüntülerinin yayımlanmasını ayrıca yaptırıma bağlamış; altıncı fıkra ise soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmadan haber konusu yapılmasını suç olmaktan çıkarmıştır.[7] Kanunun kurduğu ayrım son derece değerlidir: Haber vermek mümkündür, fakat kişinin suçlu olarak algılanmasını sağlayan görsel bir teşhir başka bir şeydir. Bu hüküm her operasyon videosunun otomatik olarak suç oluşturduğu anlamına gelmez. Ceza sorumluluğu elbette somut olayın koşullarına, failin kim olduğuna, görüntünün içeriğine, yayının bağlamına ve suçun bütün unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine göre belirlenir. Fakat bir hukuk devletinde kamu makamlarının ve basının önünde en azından şu sorunun bulunması gerekir: Bu görüntü gerçekten kamuoyunu bilgilendirmek için mi gerekli, yoksa kişiyi isnat edilen suçla özdeşleştiren bir teşhir etkisi mi yaratıyor? TCK m.285/5'in varlığı, bu sorunun yalnız ahlaki veya gazetecilikle ilgili bir tartışma olmadığını, doğrudan ceza hukukunun da konusu olduğunu gösteriyor. CMK m.157'deki soruşturmanın gizliliği ilkesi de aynı zeminde okunmalıdır. Gizlilik yalnız savcının dosyasını rahat yürütmesi için konulmuş teknik bir kural değildir; maddi gerçeğin sağlıklı biçimde araştırılması kadar şüphelinin lekelenmeme hakkıyla da ilgilidir. Soruşturmanın doğası gereği başlangıç aşamasında iddia öndedir; savunma henüz bütün imkânlarıyla ortaya çıkmamış, deliller duruşmada tartışılmamış, hukuka aykırı deliller ayıklanmamış ve hâkim hükmünü vermemiştir. Tam da bu sırada devlet eliyle güçlü bir suçluluk hikâyesi kurulursa, yargılamanın sonunda verilecek kararın toplumsal hafızadaki ilk görüntüyü silmesi çoğu kez mümkün olmaz. Operasyon videosu, görünmeyen bir cezaya dönüşebilirTeşhir görüntülerinin en ağır sonucu da burada ortaya çıkıyor. Kanunda ‘gözaltına alınırken milyonlara gösterilme’ diye bir ceza yoktur. Ne var ki dijital çağda böyle fiilî bir yaptırım doğabiliyor. Kişi aynı gün serbest bırakılabilir, dosyası takipsizlikle kapanabilir veya yıllar sonra beraat edebilir; buna rağmen arama motorlarında onun adıyla birlikte şafak baskınının görüntüsü kalır. Beraat kararı birkaç hukuk sitesinde veya UYAP kaydında yaşarken operasyon videosu sosyal medya arşivlerinde, haber sitelerinde ve yeniden paylaşılan kısa videolarda dolaşmaya devam eder. Yargı kararı suçlamayı ortadan kaldırabilir; dijital hafızadaki ilk izlenimi ortadan kaldırmak çok daha zordur. Üstelik bu fiilî cezanın kapsamını mahkeme belirlemez. Ne kadar süre devam edeceği, kaç kişiye ulaşacağı, hangi başlıklarla yeniden servis edileceği belli değildir. Şüpheli yalnız kendisi bakımından da zarar görmez; ailesi, çocukları, işi ve sosyal çevresi bu görüntüden etkilenebilir. Bu nedenle lekelenmeme hakkı artık soyut bir hukuk teorisi değil, dijital çağda kişinin geleceğini koruyan temel bir güvencedir. Devletin adli işlem sırasında eline geçen görüntü üzerindeki sorumluluğu da tam burada ağırlaşır. Bir başka sakınca, ceza muhakemesinin kendi ritminin bozulmasıdır. Operasyon videosu kamuoyunda çok erken ve çok güçlü bir kanaat üretir. Daha sonra savunma avukatı bu kanaate karşı yalnız dosyanın içindeki delillerle değil, toplumun zihninde yer etmiş sahnelerle de mücadele etmek zorunda kalır. Kalabalık ve yüksek profilli dosyalarda bu etki daha belirgindir; görüntünün oluşturduğu hikâye, bazen dosyanın kendisinden daha önce ve daha geniş bir alana yayılır. Oysa ceza yargılamasında mahkûmiyet, kameranın dramatik gücüne değil, hukuka uygun delile dayanmalıdır. Devlet soruşturma yapar; gösteri düzenlemezBütün bunlardan operasyonların gizlenmesi veya devletin suçla mücadele konusunda kamuoyuna hiçbir açıklama yapmaması gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, şeffaflık da hukuk devletinin gereğidir. Özellikle toplumun yakından izlediği soruşturmalarda yetkili makamların düzenli, doğru ve ölçülü bilgilendirme yapması spekülasyonu azaltabilir. Fakat bunun yolu şüphelinin mahremiyetini teşhir etmek değildir. Soruşturmanın konusu, uygulanan tedbirler, yakalanan kişi sayısı ve ele geçirilen materyaller açıklanabilir; gerekli görülüyorsa görüntüler yüzler ve özel alanlar tamamen anonimleştirilerek kullanılabilir. Kamu yararı ile insan onuru birbirinin düşmanı değildir. Burada ölçüyü yeniden kurmak zorundayız. Kamera kaydı dosyanın güvenliği ve denetimi için gerekiyorsa dosyada kalmalıdır. Yayın zorunlu görülüyorsa görüntünün gerçekten hangi kamu yararına hizmet ettiği sorulmalı, şüphelinin ve üçüncü kişilerin kimliği korunmalı, konutun mahrem bölümleri ayıklanmalı ve sunum dili suçluluğu peşinen ilan eden ifadelerden arındırılmalıdır. ‘Çökertildi’, ‘gereği yapıldı’, ‘örgüt üyeleri yakalandı’ gibi ifadeler de henüz kim hakkında neyin hükmen sabit olduğu gözetilerek kullanılmalıdır. Devlet suçla mücadelede kararlı olabilir; fakat bu kararlılığın ispatı, henüz yargılanmamış insanların teşhir edilmesi değildir. Ceza muhakemesinin medenileştirici tarafı tam da burada görünür. Devlet, karşısındaki kişinin suçlu olduğuna ne kadar inanırsa inansın, mahkeme hükmüne kadar ona şüpheli veya sanık muamelesi yapmak zorundadır. Bu, suçla mücadeleyi zayıflatan bir incelik değil; kamu gücünü keyfilikten ayıran sınırdır. Bir hukuk devleti en kolay, suçsuzluğu tartışmasız insanlara nasıl davrandığından değil, ağır bir suç isnadı altında bulunan insana bile hangi ölçüde hukukla bağlı kalabildiğinden anlaşılır. Teşhir operasyonlarının dramaturjisi bu yüzden yalnız medya estetiği meselesi değildir. Şafak vakti seçilen sahne, kamera, kapının açıldığı an, kelepçe, masaya dizilmiş eşyalar ve bütün bunların üstüne yerleştirilen kesinlik dili, ceza muhakemesinin henüz vermediği hükmü seyircinin zihninde erkenden kurabilir. Hukukun görevi bu erken hükme teslim olmak değil, ona mesafe koymaktır. Gözaltı bir koruma tedbiridir, ceza değildir; arama delil elde etme işlemidir, gösteri değildir; şüpheli ise, adı üstünde, henüz suçlu değildir. Kaynak ve karar notları[1] Mersin örneği: Medyascope, 2 Ekim 2026, “Mersin’deki operasyonlarda bir kadının pijamalı görüntüleri servis edildi”. Bağlantı [2] 1 Mayıs 2024 sonrası ev baskınları: Anadolu Ajansı, 3 Mayıs 2024; ayrıca T24’te operasyon görüntülerinin “Gereği yapıldı” başlığıyla paylaşıldığına ilişkin haber. Bağlantı [3] Mahzen-32: Anadolu Ajansı, 26 Nisan 2024, “Mahzen-32 operasyonları…”; haberde operasyona ilişkin görüntülerin sosyal medya hesabından paylaşıldığı belirtilmektedir. Bağlantı [4] Masumiyet karinesi: Anayasa Mahkemesi, emsal kararlar - Masumiyet Karinesi. AYM, kesinleşmiş mahkûmiyet bulunmadığı hâlde kamu makamlarının kişiyi suçlu gösteren açıklama ve uygulamalardan kaçınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bağlantı [5] Y.B. ve Diğerleri/Türkiye: AİHM, Başvuru No. 48173/99 ve 48319/99, 28 Ekim 2004. Bağlantı [6] Karakaş ve Yeşilırmak/Türkiye: AİHM, Başvuru No. 43925/98, 28 Haziran 2005. Bağlantı [7] TCK m.285/5-6: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.285/5-6. Maddenin beşinci fıkrası kişilerin suçlu olarak algılanmasına yol açacak biçimde görüntülerinin yayınlanmasını, altıncı fıkrası ise haber verme sınırlarını düzenlemektedir. Bağlantı |
|
21 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |