BARO GENEL KURULU VE DÜDÜK ![]()
Ankara Barosu’nun önceki (68.) genel kurulundan geriye kalan en çok konuşulan olaylardan biri, muhalefetin divanın bazı kararlarını düdük çalarak protesto etmesiydi. Aradan zaman geçti. O genel kurulda hangi kararların tartışıldığı, divanın hangi uygulamalarına itiraz edildiği, muhalefetin neden böylesine sert bir protestoya yöneldiği büyük ölçüde unutuldu. Düdük ise unutulmadı. Hâlâ Ankara Barosu iktidarının kulaklarında o düdük sesleri çınlıyor. Bugün hâlâ “Avukat düdük çalar mı?” diye soruluyor. Daha doğrusu tartışma çoğu zaman buraya sıkıştırılıyor. Bir grup avukatın genel kurul salonunda düdük çalmasının avukatlık vakarına uygun olup olmadığı konuşuluyor; fakat o düdüğün neden çalındığı, hangi divan kararlarına tepki olarak ortaya çıktığı ve protestoya yol açan genel kurul yönetiminin ne ölçüde adil olduğu aynı yoğunlukta tartışılmıyor. Bence asıl problem de burada başlıyor. Çünkü mesele düdük değil. Mesele genel kurul demokrasisi. Baro genel kurulları, yalnızca yönetimin değişip değişmeyeceğinin belirlendiği seçim toplantıları değildir. Genel kurul, baronun en yüksek karar organıdır. Yönetim burada hesap verir, bütçe burada tartışılır, mesleğin sorunları burada konuşulur, farklı görüşler burada karşı karşıya gelir. Genel kurulun demokratik niteliği de yalnızca sandıkların kurulup oyların sayılmasıyla ölçülemez. Sandık önemlidir ama demokrasi sandıktan ibaret değildir. Demokrasi, çoğunluğun karar verme hakkını korurken azınlığın söz hakkını da korumaktır. Muhalefetin konuşmasını, eleştirmesini, hatta rahatsız edici biçimde itiraz etmesini meşru kabul etmektir. Demokratik bir kurum, kendisini alkışlayanlara gösterdiği hoşgörüyle değil, kendisine itiraz edenlere gösterdiği tahammülle ölçülür. Düdük meselesine de tam buradan bakmak gerekir. Düdük çalmak benim tercih edeceğim bir protesto yöntemi olmayabilir. Bir baro genel kurulunda daha sakin, daha etkili ve daha zarif protesto biçimlerinin bulunabileceğini de düşünebilirim. Fakat bir protesto yöntemini estetik olarak beğenmemek başka şeydir, onu doğrudan “vakarsızlık” saymak başka şey. İfade özgürlüğü yalnızca kürsüden konuşmak değildir. Alkışlamak, ayağa kalkmak, slogan atmak, salonu terk etmek, sessiz kalmak veya sembolik başka bir davranışta bulunmak da protesto biçimi olabilir. Düdük de bağlama göre bu kapsamda değerlendirilebilir. Eğer bir grup avukat, divanın adil davranmadığını düşündüğü bir karara karşı kısa süreli düdük çalıyorsa bunun anlamı açıktır: “Bu karara itiraz ediyoruz.” Elbette protestonun da bir sınırı vardır. Düdük, karşı görüşün konuşmasını tamamen imkânsız hâle getirmek, genel kurulu çalışamaz duruma sokmak veya sürekli bir engelleme aracına dönüştürülmek için kullanılıyorsa artık mesele değişir. İfade özgürlüğü başkasının ifade özgürlüğünü yok etme hakkını içermez. Fakat bu ayrım yapılmadan, sırf düdük çalındı diye bütün protestoyu avukatlık vakarına aykırı ilan etmek bana doğru gelmiyor. Hele ki protestoya yol açan koşullar hiç tartışılmadan yalnızca protestonun biçimine odaklanılıyorsa burada demokratik bir değerlendirmeden çok, muhalefeti terbiye etme eğilimi ortaya çıkıyor. “Avukatlık vakarı” kavramı bu yüzden dikkatle kullanılmalıdır. Avukatlık vakarı, itaat değildir. Sessizlik değildir. Otoriteyi rahatsız etmemek hiç değildir. Avukatlık zaten itiraz mesleğidir. Avukat mahkemeye itiraz eder, savcıya itiraz eder, idareye itiraz eder, siyasi iktidara itiraz eder. Gerektiğinde kendi barosuna, kendi yönetimine ve kendi genel kurul divanına da itiraz eder. Bir avukatın itirazından rahatsız olmak mümkündür; fakat rahatsız olmak, o itirazı gayrimeşru hâle getirmez. Buradaki esas mesele, protestonun kişilik haklarına saldırıya veya şiddete dönüşüp dönüşmediği ve başkalarının söz hakkını ortadan kaldırıp kaldırmadığıdır. Bunun dışında “vakarlı avukat” adı altında sessiz, uyumlu ve itiraz etmeyen bir meslek insanı modeli yaratmak avukatlığın ruhuna aykırıdır. Ankara Barosu açısından tartışmanın bir başka boyutu daha var. Demokratik Sol Avukatlar Grubu, Ankara Barosu’nda 50 yılı aşkındır belirleyici bir siyasi gelenek. Bunun kendisi demokratik açıdan gayrimeşru değildir. Üyeler aynı grubu defalarca seçebilir. Bir siyasi veya mesleki hareket onlarca yıl iktidarda kalabilir. Eğer üyelerin tercihi buysa buna saygı göstermek gerekir. Fakat uzun iktidarların kendilerine özgü bir tehlikesi vardır. Zamanla iktidardaki grup ile kurum birbirine karışmaya başlayabilir. Baroyu yönetenler, farkında olmadan baronun kendisi olduklarını düşünebilir. Grup dili ile kurumsal dil iç içe geçebilir. Yönetimi eleştirmek, baroyu eleştirmek gibi algılanabilir. Muhalefet eden meslektaşlar farklı düşünen avukatlar olmaktan çıkarılıp kuruma zarar veren insanlar gibi gösterilebilir. İşte demokratik kültür burada sınanır. Bir grubun uzun yıllar seçim kazanması demokrasi olabilir. Ama seçim kazanmış olmayı kurumsal üstünlük hakkına dönüştürmek demokrasi değildir. Genel kurul divanı da bu nedenle çok önemlidir. Divan, hangi grup tarafından önerilmiş olursa olsun seçildiği andan itibaren o grubun divanı olmaktan çıkar. Genel kurulun tamamının divanı hâline gelir. Söz hakkını korumak, süreleri eşit uygulamak, eleştirel konuşmaları da çoğunluk konuşmaları kadar güvence altına almak zorundadır. Eğer divan, çoğunluğun hassasiyetine göre hareket ediyor, muhalefetin sözünü kolayca kesiyor, usul kurallarını eşit uygulamıyor veya salon hâkimiyetini çoğunluğun doğal hakkı gibi görüyorsa genel kurulun demokratik niteliği ciddi biçimde zedelenir. Böyle bir ortamda muhalefetin protestosunu yalnızca “düdük” üzerinden tartışmak da eksik kalır. Çünkü düdük bazen sebep değil, sonuçtur. Bir genel kurulda muhalefet sürekli olarak “dinlenmiyorum”, “sözüm kesiliyor”, “divan tarafsız değil” duygusuna kapılıyorsa bir noktadan sonra protesto yöntemleri sertleşebilir. Elbette bu her yöntemi meşru hâle getirmez. Ama demokratik bir kurumun görevi yalnızca protestonun biçimini kınamak değil, protestoyu doğuran şartları da sorgulamaktır. İki yıldır düdüğün sesini konuşuyoruz. Peki düdüğe yol açan divan kararlarını aynı ısrarla konuştuk mu? Bu soru önemlidir. Çünkü kurumlar çoğu zaman protestonun nedenini değil, biçimini tartışmayı sever. Biçimi tartışmak kolaydır. “Düdük avukata yakışır mı?” sorusuna cevap vermek kolaydır. “Divan adil miydi?” sorusu ise daha zordur. İkincisi bizi kendi kurum kültürümüzle yüzleşmeye zorlar. Bugün Ankara Barosu’nun asıl ihtiyacı da bu yüzleşmedir. Baro, bir grubun tarihsel iktidar alanı değildir. Baro, belirli bir siyasi çizginin doğal uzantısı da değildir. Baro, oy verenlerin olduğu kadar vermeyenlerin de kurumudur. Yönetimi destekleyenlerin olduğu kadar eleştirenlerin de barosudur. Bir genel kurulda çoğunluk sürekli olarak “Biz yıllardır kazanıyoruz” duygusuyla hareket ediyor, muhalefet de kendisini sürekli dışarıda hissediyorsa burada sağlıklı bir kurumsal denge yoktur. Uzun yıllar iktidarda kalmak haklı olmanın sürekli belgesi değildir; daha fazla sorumluluk gerektirir. Çoğunluğun demokratik olgunluğu, gücünü ne kadar kullanabildiğiyle değil, ne kadar sınırlayabildiğiyle ölçülür. Üstelik baroların bugün önünde düdükten çok daha ağır meseleler var. Genç avukatların yoksullaşması, mesleğin giderek proleterleşmesi, ücretlerin düşmesi, bağlı çalışan avukatların sorunları, CMK sistemindeki adaletsizlikler, savunmanın yargı içindeki konumu ve mesleki bağımsızlığın aşınması gibi sorunlar ortada duruyor. Genel kurullar bütün enerjisini grup rekabetine, tarihsel husumetlere ve seçim hesaplarına harcıyorsa baroculuk avukatlığın önüne geçmiş demektir. Bence Ankara Barosu’nun önündeki esas sorun tam da budur. Baro bir siyasi kimliğin taşıyıcısı olmaktan önce avukatın meslek örgütü olmalıdır. Genel kurul da grupların güç gösterisi yaptığı salon değil, avukatların gerçek sorunlarının konuşulduğu yer olmalıdır. Bu yüzden önceki genel kurulun düdük olayını hâlâ tartışacaksak onu yalnızca “vakarlı mıydı, vakarsız mıydı?” düzeyinde tartışmayalım. Daha önemli sorular soralım. Düdük neden çalındı? Divan gerçekten tarafsız mıydı? Muhalefetin söz hakkı yeterince korundu mu? Çoğunluk, kurumsal gücünü genel kurul usulüne taşıdı mı? Protesto gerçekten genel kurulun çalışmasını mı engelledi, yoksa yalnızca çoğunluğu rahatsız mı etti? Bu soruların cevabını vermeden düdüğü mahkûm etmek kolaycılıktır. Ben düdüğü kutsamıyorum. Muhalefetin yaptığı her şeyi de doğru bulmak zorunda değilim. Fakat demokrasi, yalnızca beğendiğimiz protestoları korumak değildir. Bizi rahatsız eden protestolar karşısında da ölçüyü kaybetmemektir. Adil bir genel kurul, çoğunluğun kazandığı genel kurul değildir. Kaybedenin de kendisine haksızlık yapılmadığına inanabildiği genel kuruldur. Demokratik baro ise yalnızca seçim yapan baro değildir. Çoğunluğun, azınlığın varlığını ve itiraz hakkını meşru kabul ettiği barodur. Düdük bir gün susar. Fakat düdük sustuğunda muhalefet de susmuşsa, orada korunmuş olan şey avukatlık vakarı değil, yalnızca iktidarın konforudur. Kullanmama gerek kalır mı bilmiyorum, ama Ankara barosu 69. Genel Kurulunda düdüğüm cebimde olacak. |
|
158 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |