• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Avukat Fahrettin KAYHAN

Sinizm Karşısında Stoacı Avukatın Tutumu: Mesleki Çürüme, Etik Direnç ve Gerçekçi İdealizm

Özet

Avukatlık mesleği, yalnızca hukuki bilgiye değil; aynı zamanda güçlü bir karakter disiplinine, etik dirence ve duygusal dayanıklılığa ihtiyaç duyan bir meslektir. Yargıya güvenin zayıfladığı, yolsuzluk algısının yaygınlaştığı, müvekkil beklentilerinin gerçeklikten koptuğu ve adli pratiklerin çoğu zaman savunmanın kurucu işlevini görünmezleştirdiği ortamlarda avukat, ciddi bir mesleki sinizm riskiyle karşı karşıya kalır. Mesleki sinizm, avukatın yalnızca yorgun düşmesi değil; adalete, kuruma, mesleğe, müvekkile ve kendi emeğinin anlamına karşı geliştirdiği inanç kaybıdır. Bu makalede, sinizm karşısında stoacı avukatın tutumu ele alınmaktadır. Stoacı avukat, yargısal gerçekliğin sertliğini inkâr etmeyen; fakat bu gerçekliği mesleki teslimiyete, etik gevşemeye veya alaycı bir umursamazlığa dönüştürmeyen avukattır. Onun tavrı, saf idealizm ile yıkıcı sinizm arasında üçüncü bir yol olarak “gerçekçi idealizm”dir.

Anahtar kavramlar: Avukatlık, mesleki sinizm, stoacılık, etik direnç, yargısal yolsuzluk, savunma ethosu, gerçekçi idealizm.

1. Giriş: Avukatın İçindeki İnanç Krizi

Her mesleğin bir yorgunluğu vardır; fakat avukatlığın yorgunluğu yalnızca bedenin ya da zihnin yorulması değildir. Avukat çoğu zaman başkasının krizini taşır, başkasının öfkesini soğurur, başkasının korkusunu tercüme eder, başkasının çaresizliğini hukuki dile dönüştürür. Buna mahkeme pratiğinin ağırlığı, dosya merkezli yargılama, tutanak sorunları, gerekçesiz kararlar, müvekkil baskısı, adli bürokrasi ve yargısal yolsuzluk algısı eklendiğinde avukatın içinde daha derin bir kırılma meydana gelir: “Benim yaptığım iş gerçekten bir şeyi değiştiriyor mu?” Bu soru, mesleki sinizmin eşiğidir.

Avukatın mesleki sinizmi, basit bir kötümserlik değildir. “Bugün yoruldum” demekle “bu mesleğin artık anlamı kalmadı” demek arasında derin bir fark vardır. Birincisi dinlenmeyle, meslektaş dayanışmasıyla, çalışma düzeninin yeniden kurulmasıyla kısmen onarılabilir. İkincisi ise daha tehlikelidir; çünkü orada avukatın yalnızca enerjisi değil, mesleki inancı da aşınmıştır. Sinizm, bu anlamda avukatın içindeki adalet fikrini zehirleyen bir mesleki iklimdir. Avukat, bir noktadan sonra hukukun ne söylediğinden çok, “işlerin nasıl yürüdüğüne” odaklanmaya başlar. Hukuki imkânların yerine ilişkiler, etik direncin yerine pratik uyum, savunma cesaretinin yerine alaycı geri çekilme geçer. İşte tam bu noktada stoacı avukat figürü önem kazanır.

Stoacı avukat, yargıdaki aksaklıkları görmeyen romantik bir idealist değildir. Aksine, gerçekliği bütün sertliğiyle görür. Fakat gördüğü bozulmayı kendi karakterinin bozulmasına gerekçe yapmaz. Onun temel tavrı şudur: Yargıdaki çürümeyi inkâr etmem; fakat bu çürümeyi kendi mesleki karakterimin çürümesine mazeret yapmam. Bu makalenin temel iddiası da burada kurulmaktadır: Sinizm karşısında stoacı avukatın tutumu, gerçekliği inkâr etmeyen fakat gerçekliğe teslim olmayan bir etik direnç tutumudur.

2. Sinizm Nedir: Güvensizlikten Alaycı Geri Çekilmeye

Sinizm kavramı tarihsel olarak Antik Yunan’a kadar uzansa da modern anlamıyla daha çok değerlere, kurumlara ve insan davranışlarına karşı gelişen güvensizlik, kuşkuculuk, kötümserlik ve olumsuzluk hâlini ifade eder. Sinizm; kuşkuculuk, şüphecilik, güvensizlik, inançsızlık, kötümserlik ve olumsuzluk gibi kavramlarla ilişkilendirilmekte; modern yorumunda ise kusur bulan, zor beğenen ve eleştiren bir tutumdur.

Bu kavramın örgütsel davranış literatüründeki karşılığı daha da açıklayıcıdır. Örgütsel sinizm, kişinin çalıştığı örgütün dürüstlükten yoksun olduğuna, samimiyet ve hakkaniyet gibi ilkelerin çıkarlar uğruna feda edildiğine ilişkin olumsuz inanç, duygu ve davranışlardan oluşan bir tutumdur. Literatürde örgütsel sinizmin bilişsel, duyuşsal ve davranışsal olmak üzere üç boyutlu olduğu belirtilmektedir: bilişsel boyut kurumun dürüstlükten uzak olduğuna inanmayı; duyuşsal boyut öfke, sıkıntı ve hayal kırıklığı gibi duygusal tepkileri; davranışsal boyut ise küçümseyici, alaycı ve aşağılayıcı davranışları ifade eder.

Bu üçlü ayrım avukatlık bakımından son derece elverişlidir. Çünkü avukatlıkta mesleki sinizm de benzer şekilde üç düzeyde ortaya çıkar. İlk düzey bilişsel sinizmdir. Avukat, yargı kurumlarının dürüst, tarafsız ve adil işlediğine ilişkin inancını kaybeder. “Karar zaten belli”, “dilekçe okunmayacak”, “itirazım tutanağa geçmeyecek”, “hukuk değil ilişki işler” cümleleri bu düzeyin göstergesidir. İkinci düzey duyuşsal sinizmdir. Avukat, öfke, hayal kırıklığı, bıkkınlık, tiksinti, utanç, çaresizlik ve içsel uzaklaşma yaşar. Fakat bu duygular çoğu zaman açıkça ifade edilmez; mesleki mizah, alay, küçümseme veya donukluk biçiminde dışa vurulur. Üçüncü düzey davranışsal sinizmdir. Avukat artık davranışını değiştirir. Daha az itiraz eder, daha az direnir, duruşmaya daha az inanır, müvekkile daha mekanik yaklaşır, dilekçeyi bir savunma metni değil bir prosedür evrakı gibi görür. Hatta kimi zaman “sisteme uymayı” mesleki akıl sanmaya başlar. Bu noktada mesleki sinizm, yalnızca bireysel bir ruh hâli olmaktan çıkar; savunmanın kamusal işlevini aşındıran bir mesleki bozulma biçimine dönüşür.

3. Avukatlıkta Mesleki Sinizmin Kaynakları

Avukatlıkta sinizm kendiliğinden doğmaz. Genellikle tekrar eden hayal kırıklıkları, kurumsal adaletsizlik algısı, yolsuzluk söylentileri, müvekkil baskısı, meslek içi rekabet ve yargısal güç mesafesinin birleşik etkisiyle gelişir.

Örgütsel sinizm literatüründe psikolojik sözleşme ihlali önemli bir neden olarak gösterilmektedir. Psikolojik sözleşme, örgüt ve çalışan arasında yazılı olmayan beklentileri ifade eder; bu beklentilerin boşa çıkması güvensizlik, kuşkuculuk ve şüphecilik üretir, bunlar da sinik duygular altında birleşir. Avukatlıkta da benzer bir psikolojik sözleşme vardır: Avukat, hukuk düzeninden en azından usulî ciddiyet, gerekçeli karar, dinlenilme, tutanağa geçirme, delillerin tartışılması ve savunmaya saygı bekler. Bu beklentiler sistematik olarak boşa çıktığında avukatın mesleki inancı sarsılır.

Burada özellikle adalet algısı belirleyicidir. Acaray’ın çalışmasında örgütsel adalet ile örgütsel sinizm arasında zıt yönlü ilişki bulunduğu; dağıtımsal, prosedürel ve etkileşimsel adalet boyutları ile sinizm boyutları arasında negatif ilişkiler olduğu belirtilmiştir. Aynı çalışmada güç mesafesi ile bilişsel, duyuşsal ve davranışsal sinizm arasında pozitif ilişki olduğu da ortaya konulmuştur.  Bu bulgu yargı alanına çevrildiğinde çarpıcı bir sonuç doğar: Yargılamada adalet algısı düştükçe ve güç mesafesi arttıkça avukatın sinikleşme riski yükselir. Mahkeme salonundaki hiyerarşik mesafe, avukatın sözünün kesilmesi, taleplerin gerekçesiz reddedilmesi, tutanağın seçici tutulması, savunmanın şeklen dinlenmesi, hâkim-savcı yakınlığı algısı ve avukatın usulî itirazlarının “sorun çıkarma” olarak kodlanması bu riski artırır.

Yargısal yolsuzluk algısı ise sinizmin en ağır kaynaklarından biridir. Çünkü yolsuzluk algısı yalnızca belirli bir dosyada adaletsizlik beklentisi yaratmaz; bütün hukuk sistemine yönelik bir güven krizine dönüşür. Avukat, hukuki çabanın karşısına nüfuz, ilişki, para, tanışıklık veya kapalı devre temasların geçtiğini düşünmeye başladığında savunma emeğinin anlamı kırılır. Bu kırılmanın en tehlikeli cümlesi şudur: “Hukukla değil, ilişkilerle sonuç alınıyor.” Bu cümle, yalnızca bir gözlem değildir; zamanla bir davranış kılavuzuna dönüşebilir. Avukat bu cümleye teslim olduğunda artık hukuki mücadeleyi değil, sistemin kirli pratiklerine uyum sağlamayı “gerçekçilik” zannetmeye başlar. Oysa bu gerçekçilik değil, sinik teslimiyettir.

4. Sinizm ve Yolsuzluk: Karşılıklı Beslenen Döngü

Yolsuzluk ile sinizm arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Yolsuzluk algısı sinizmi besler; sinizm de yolsuzluğun yaygınlaşmasına uygun psikolojik zemini hazırlar. Yolsuzluk arttığında veya yolsuzluk algısı güçlendiğinde kurumlara güven azalır. Güven azaldığında insanlar kurallara değil, ilişkilere; hukuki yollara değil, gayriresmî kanallara; etik mücadeleye değil, pratik sonuca yönelmeye başlar. Sinizm tam da bu noktada devreye girer. “Herkes böyle yapıyor”,başka türlü sonuç alınmaz”, “temiz kalmak kaybettirir” gibi cümleler yolsuzluğu ahlaki bir sapma olmaktan çıkarıp gündelik hayatın olağan aklı gibi sunar.

Sinizmde başkalarının güdülerine inanmamanın esas olduğu, güvensizlik, menfaat ve bireysel bakış açısının baskınlaştığı görülmektedir. Ayrıca sinik davranış sergileyenlerin sürekli bir tedirginlik algısı oluşturabilmektedir. Bu bakımdan sinizm, yolsuzluk karşısında yalnızca pasif bir sonuç değildir; yolsuzluk kültürünün yayılması için uygun bir zihinsel iklimdir. Çünkü sinik insan yolsuzluğa şaşırmaz. Şaşırmadığı için tepki göstermez. Tepki göstermediği için yolsuzluk daha görünmez, daha olağan ve daha az riskli hâle gelir. Böylece yolsuzluk, yalnızca yapanların değil, ona artık şaşırmayanların da katkısıyla genişler.

Avukatlık bakımından bu döngü daha da hassastır. Çünkü avukat, yargısal sistem ile yurttaş arasındaki en önemli aracılardan biridir. Avukat sinikleştiğinde, müvekkiline hukuki yolların anlamını anlatma kapasitesi zayıflar. Müvekkilin “hâkimi tanıyor musunuz?”, “bilirkişiye ulaşabilir miyiz?”, “bir yerden konuşsak olur mu?” gibi talepleri karşısında mesleki etik daha kırılgan hâle gelir. Stoacı avukat tam burada belirir. O, yolsuzluk algısını inkâr etmez; fakat onu ahlaki teslimiyetin gerekçesi yapmaz. “Sistem kirli” diyerek kendini kirletmez. “İşler böyle yürüyor” diyerek mesleki haysiyetini pazarlık konusu yapmaz.

5. Sinizm ile Stoacılık Arasındaki Kritik Fark

Sinizm ile stoacılık ilk bakışta birbirine yakın görünebilir. İkisi de insan zaaflarını bilir. İkisi de dünyanın kusursuz olmadığını kabul eder. İkisi de romantik saflığa mesafelidir. Fakat aralarındaki fark çok derindir. Sinizm şöyle der: Dünya kötüdür; insanlar çıkarcıdır; kurumlar dürüst değildir; o hâlde inanmanın anlamı yoktur. Stoacılık ise şöyle der: Dünya kusurludur; insanlar zaaflıdır; kurumlar bozulabilir; fakat benim erdemli davranma yükümlülüğüm devam eder. Sinizm gerçekliği görür ama ondan yanlış sonuç çıkarır. Stoacılık da gerçekliği görür; fakat ondan karakter disiplini üretir. Sinizm, “hiçbir şeyi değiştiremem” diyerek eylemden çekilir. Stoacılık, “her şeyi değiştiremem ama kendi eylemimi yönetebilirim” diyerek sorumluluğu daraltır ve derinleştirir. Bu nedenle stoacı avukatın tavrı pasiflik değil, kontrollü dirençtir.

Stoacı avukat, kararın sonucunu bütünüyle kontrol edemeyeceğini bilir. Hâkimin kanaatini, savcının mütalaasını, bilirkişinin yaklaşımını, karşı tarafın tutumunu, müvekkilin davranışını ve sistemin genel işleyişini tümüyle belirleyemez. Fakat kendi hazırlığını, dilekçesini, duruşma üslubunu, itirazını, sorusunu, tutanak hassasiyetini, müvekkile karşı dürüstlüğünü ve mesleki vakarını kontrol edebilir. Stoacılığın avukatlık bakımından en verimli tarafı da budur: Kontrol edilemeyen alan karşısında çaresizliğe düşmemek; kontrol edilebilir alanı ise ahlaki ve mesleki mükemmellik alanı hâline getirmek.

6. Stoacı Avukatın Birinci Tutumu: Gerçekliği İnkâr Etmemek

Stoacı avukatın ilk ilkesi gerçekliği inkâr etmemektir. Çünkü etik direnç, sahte iyimserlik üzerine kurulamaz. Yargılamada sorun varsa sorun vardır. Tutanak eksik tutuluyorsa eksik tutuluyordur. Deliller tartışılmadan hükme esas alınıyorsa bu, savunma hakkı bakımından ciddi bir problemdir. Mahkeme savunmayı usulen dinleyip fiilen dikkate almıyorsa bu da görülmelidir. Yolsuzluk algısı yaygınsa, bunu yalnızca “toplum abartıyor” diye geçiştirmek doğru değildir. Stoacı avukat, gerçekliğe karşı gözünü kapatmaz. Çünkü gözünü kapatan avukat strateji kuramaz. Fakat gerçekliği görmek ile gerçekliğe teslim olmak aynı şey değildir.

Sinik avukat gerçekliği görür ve şöyle der: “Böyle gelmiş, böyle gider.” Stoacı avukat gerçekliği görür ve şöyle der: “Böyle işliyor olabilir; fakat ben buna göre daha dikkatli, daha hazırlıklı, daha kayıtlı ve daha ilkeli davranmalıyım.” Bu fark çok önemlidir. Sinizm gerçekliği mazerete dönüştürür; stoacılık gerçekliği stratejiye dönüştürür.

7. Stoacı Avukatın İkinci Tutumu: Öfkeyi Stratejiye Çevirmek

Avukatın öfkelenmemesi mümkün değildir. Adaletsizlik gören, müvekkilinin hakkının zedelendiğini düşünen, usul ihlaline tanık olan, sözünün kesildiğini hisseden, emeğinin değersizleştirildiğini gören avukat öfkelenir. Bu insani bir tepkidir. Fakat mesele öfkenin varlığı değil, öfkenin nasıl yönetildiğidir.

Sinizm öfkeyi alaya çevirir. Alay, ilk anda rahatlatıcıdır; fakat uzun vadede savunma iradesini zayıflatır. Avukat artık mücadele etmek yerine küçümsemeye başlar. Küçümseme ise çoğu zaman eylemsizliğin şık kıyafetidir. Stoacı avukat öfkeyi inkâr etmez; onu disipline eder. Duruşmada öfkeyi bağırmaya değil, itiraza; kırgınlığı küsmeye değil, tutanağa; çaresizliği geri çekilmeye değil, usulî ısrara dönüştürür. Bu nedenle stoacı avukatın sertliği kişisel hiddet değil, mesleki ölçüdür. Gerektiğinde itiraz eder, gerektiğinde kayıt ister, gerektiğinde reddi hâkim yolunu düşünür, gerektiğinde savunmanın sınırlarının aşıldığını açıkça söyler. Fakat bütün bunları kişisel öfke patlaması olarak değil, savunma görevinin gereği olarak yapar. Stoacı avukatın cümlesi şudur: “Öfkemi mahkemenin düzenini bozmak için değil, savunmanın düzenini kurmak için kullanacağım.”

8. Stoacı Avukatın Üçüncü Tutumu: Sonuca Değil Göreve Sadakat

Avukatlıkta en yıpratıcı yanlardan biri, emeğin sonuçla ölçülmesidir. Müvekkil çoğu zaman sonucu görür; dilekçenin kalitesini, itirazın stratejik değerini, duruşmadaki tutumun uzun vadeli etkisini, üst mahkemeye taşınacak kayıtların önemini görmez. Hatta bazen avukatın dürüst uyarısını bilgisizlik, araştırma ihtiyacını zayıflık, temkinli konuşmasını cesaretsizlik olarak algılar. Bu durum avukatı sonuca bağımlı hâle getirebilir. Sonuç alınmadığında avukat kendi emeğini de değersiz görmeye başlar. İşte bu, sinizmin bir başka kapısıdır.

Stoacı avukat, sonucu önemser ama sonuca tapmaz. Çünkü bilir ki sonuç tek başına avukatın kontrolünde değildir. Avukatın görevi, sonucu garanti etmek değil; savunma görevini bilgi, özen, cesaret, sadakat ve dürüstlükle yerine getirmektir. Bu, edilgen bir kadercilik değildir. Tam tersine, avukatın enerjisini kontrol edilebilir alana yoğunlaştıran bir mesleki disiplindir. Stoacı avukat şunu bilir: “Kararı ben vermem; fakat karar verilmeden önce savunmanın bütün imkânlarını dürüstçe ve ustalıkla kullanmak benim görevimdir.” Bu anlayış, avukatı hem müvekkil baskısından hem de yargısal hayal kırıklığından korur. Çünkü avukat kendi mesleki değerini yalnızca mahkemenin sonucuna bağlamaz.

9. Stoacı Avukatın Dördüncü Tutumu: Güvensizliği Paranoyaya Dönüştürmemek

Sinizm, çoğu zaman haklı gözlemlerden doğar; fakat zamanla genelleşir. Birkaç kötü deneyim bütün kuruma, birkaç sorunlu aktör bütün mesleğe, birkaç adaletsiz karar bütün hukuka teşmil edilir. Böylece avukatın zihninde sürekli bir şüphe rejimi oluşur. Bu rejim, avukatı dikkatli yapmaz; paranoyak yapar. Her hâkimi peşinen kötü niyetli, her savcıyı tarafgir, her bilirkişiyi satılmış, her meslektaşı çıkarcı, her müvekkili sorunlu görmeye başladığında avukat gerçekliği artık analiz etmez; sadece kendi sinik şemasını doğrulayan işaretler arar.

Stoacı avukat ise ihtiyat ile paranoya arasındaki farkı bilir. İhtiyat gereklidir: dosyayı iyi okumak, delili kontrol etmek, tutanağı takip etmek, müvekkili yazılı bilgilendirmek, riskleri kayda geçirmek, usulî hakları zamanında kullanmak avukatlık mesleğinin gereğidir. Fakat paranoya başka bir şeydir; o, dünyayı baştan mahkûm eden bir zihinsel kapanmadır. Stoacı avukat şunu söyler: “Herkese güvenmek zorunda değilim; fakat herkesi peşinen suçlu da sayamam.” Bu cümle, avukatın mesleki sağlığı bakımından hayatidir. Çünkü avukatın ihtiyacı kör güven değil, ölçülü güvendir; saf iyimserlik değil, dikkatli açıklıktır.

10. Stoacı Avukatın Beşinci Tutumu: Etik Çizgiyi Düşürmemek

Sinizmin en tehlikeli sonucu etik çizgiyi düşürmesidir. Avukat bir noktadan sonra kendi içindeki şu sesi duymaya başlayabilir: “Madem herkes böyle yapıyor, ben neden yapmayayım?” Bu cümle, mesleki çürümenin kapısıdır. Yolsuzluk algısının yaygınlaştığı bir ortamda avukatın etik çizgiyi koruması daha da zorlaşır. Çünkü müvekkil bazen hukuki başarı değil, gayriresmî çözüm ister. “Tanıdık var mı?” sorusu, yalnızca bir merak sorusu değildir; avukatın mesleki ethosuna yönelmiş bir baskıdır. Avukat bu soruya verdiği cevapla yalnızca o dosyadaki tavrını değil, mesleki karakterini de belirler. Stoacı avukatın cevabı nettir: “Ben ilişki değil, hukuk kurarım; nüfuz değil, savunma üretirim.” Bu cevap romantik bir jest değildir. Avukatlık mesleğinin bağımsızlığını koruyan temel çizgidir. Çünkü avukat kendisini gayriresmî nüfuz ekonomisinin parçası hâline getirdiğinde artık savunmanın temsilcisi olmaktan çıkar; sistemin kirli aracılarından biri hâline gelir.

Stoacı avukat, müvekkiline gerçeği söyler. Umut verirken yalan söylemez. Risk anlatırken korku satmaz. Başarı ihtimalini büyütürken hukuki sınırları gizlemez. Mesleki sır saklar ama suça ortak olmaz. Strateji kurar ama yalanı sahiplenmez. Sert savunma yapar ama hakikati tahrif etmez.

11. Stoacı Avukat ve HKS: Kontrollü Kopuşun Ahlaki Zemini

Stoacı avukatın tavrı, savunmada sürekli uyum veya sürekli çatışma değildir. O, ölçülü ve dereceli davranır. Bu noktada Hibrit Kopuş Savunması ile stoacı tutum arasında güçlü bir bağ kurulabilir.Hibrit Kopuş Savunması, avukatın mahkeme salonundaki tutumunu duruşmanın ritmine, hâkimin tavrına, dosyanın niteliğine, usul ihlalinin ağırlığına ve savunmanın ihtiyacına göre derecelendiren bir modeldir. Stoacı avukat bu modelin ahlaki zeminini sağlar. Çünkü stoacı disiplin olmadan kopuş kolayca öfkeye, uyum da kolayca teslimiyete dönüşebilir.

Stoacı avukat ne her şeye itiraz ederek savunmayı gürültüye boğar ne de her ihlali sineye çekerek savunmayı görünmez kılar. O, vitesi bilir. Birinci derecede uyum kurar; ikinci derecede mikro müdahale eder; üçüncü derecede görünür itiraz geliştirir; dördüncü derecede sert kopuşa geçer; beşinci derecede ise meşruiyet krizini kayıt altına alır. Fakat bütün bu dereceler kişisel öfkenin değil, mesleki aklın ürünüdür. Bu nedenle stoacı avukatın kopuşu bile ölçülüdür. Sertleşir ama savrulmaz. Direnir ama dağılmaz. İtiraz eder ama küçülmez. Mahkemeyle çatıştığında bile kendi iç mahkemesini kaybetmez.

12. Stoacı Avukatın Mesleki Dayanıklılığı: Gerçekçi İdealizm

Bu makalenin merkez kavramı “gerçekçi idealizm”dir. Gerçekçi idealizm, avukatın ne saf bir iyimserliğe ne de yıkıcı bir sinizme teslim olmamasıdır. Saf iyimserlik, yargısal gerçekliği hafife alır. Yıkıcı sinizm ise yargısal gerçekliği kaderleştirir. Gerçekçi idealizm ise gerçekliği görür, sınırları kabul eder, fakat eylem sorumluluğunu terk etmez.

Gerçekçi idealist avukat şunu bilir: Adalet her dosyada gerçekleşmeyebilir; ama bu, adalet ihtimalini büyütmek için çalışmaktan vazgeçmeyi gerektirmez. Her itiraz sonucu değiştirmeyebilir; ama bazı itirazlar dosyanın hafızasını kurar. Her tutanak talebi mahkemeyi ikna etmeyebilir; ama üst denetim için iz bırakır. Her dilekçe okunmayabilir; ama iyi yazılmış savunma metni dosyanın iç mantığını değiştirir. Her duruşma hakikati açığa çıkarmaz; ama bazı duruşmalarda hakikatin üzerindeki sis bir anlığına da olsa dağılır. Stoacı avukat, küçük mesleki eylemleri değersiz görmez. Çünkü savunma, çoğu zaman büyük zaferlerden değil, küçük dirençlerin birikiminden oluşur.

13. Sinizmi Tamamen Yok Etmek Mümkün mü?

Sinizm her zaman bütünüyle kötü müdür? Bu soru dikkatle ele alınmalıdır.  Sinizmle ilgili çalışmalarda sinizmin bazı durumlarda tamamen iyi ya da kötü olarak değerlendirilmemesi gerektiği; bireysel düzeyde başkalarının dürüstlüğüne körü körüne inananların istismar edilebileceği, örgütsel düzeyde ise çıkarcı veya gizli davranışlara karşı sinizmin bir tür kontrol işlevi görebileceği belirtilmektedir.

Bu tespit avukatlık bakımından da önemlidir. Avukatın belli ölçüde kuşkucu olması gerekir. Her beyana inanmamalı, her kurumsal işlemi sorgusuz kabul etmemeli, her bilirkişi raporunu tarafsızlık varsayımıyla okumamalı, her müvekkil anlatısını doğrulanmış hakikat gibi görmemelidir. Fakat burada kuşkuculuk ile sinizm arasındaki sınır korunmalıdır. Kuşkuculuk mesleki dikkat üretir; sinizm mesleki çürüme üretir. Kuşkuculuk soru sordurur; sinizm cevabın zaten belli olduğunu varsayar. Kuşkuculuk dosyayı açar; sinizm dosyayı zihinde kapatır. Stoacı avukatın tutumu bu nedenle “sinizmi tamamen yok etmek” değil, onu mesleki kuşkuculuğa dönüştürmektir. Yani sinizmin yıkıcı enerjisini dikkat, kayıt, hazırlık, etik sınır ve stratejik savunma lehine disipline etmektir.

14. Sonuç: Çürümenin İçinde Karakteri Korumak

Avukatlık, yalnızca hukuki bilgiyle sürdürülebilecek bir meslek değildir. Avukatın aynı zamanda kendi ruhunu, öfkesini, hayal kırıklığını, inancını ve karakterini yönetmesi gerekir. Çünkü yargısal sistemdeki her aksama, her adaletsizlik, her yolsuzluk algısı, her değersizleştirme ve her müvekkil baskısı avukatın iç dünyasında bir iz bırakır. Bu izler birikirse sinizm doğar. Sinizm, avukata kısa vadede koruyucu bir zırh gibi görünür. Alay etmek, küçümsemek, inanmamak, geri çekilmek, “zaten böyle” demek insanı acıdan koruyor gibi durur. Fakat zamanla bu zırh paslanır ve avukatın içindeki savunma cesaretini kesmeye başlar.

Stoacı avukatın farkı buradadır. O, acıyı inkâr etmez. Hayal kırıklığını bastırmaz. Yargıdaki bozulmayı romantik cümlelerle örtmez. Fakat bütün bunlara rağmen kendi mesleki karakterini korur. Stoacı avukatın nihai cümlesi şudur: Ben sonucu garanti edemem; fakat kendi mesleki onurumu, hazırlığımı, dürüstlüğümü, cesaretimi ve savunma emeğimi garanti etmekle yükümlüyüm. Bu nedenle sinizm karşısında stoacı avukat, ne saf bir hukuk romantizmine ne de kirli bir gerçekçiliğe teslim olur. Onun yolu daha zor ama daha soyludur: Gerçekliği görmek, sınırları bilmek, öfkeyi disipline etmek, etik çizgiyi korumak ve savunmanın küçük ama vazgeçilmez imkânlarını sonuna kadar kullanmak.

Son söz şu olabilir: Stoacı avukat, adaletin her dosyada gerçekleşeceğine dair saf bir inanca sahip değildir; fakat adalet ihtimalinin kendi eliyle biraz daha zayıflamasına da razı olmaz.

 

Kaynakça

Acaray, A. (2019). Örgütsel adalet ve örgütsel sinizm arasındaki ilişkide güç mesafesinin düzenleyici etkisi. Uluslararası İktisadi ve İdari İncelemeler Dergisi, 24, 197–214.

Arslan, T. E. (2012). Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi akademik personelinin genel ve örgütsel sinizm düzeyi. Doğuş Üniversitesi Dergisi, 13(1), 12–27.

Boyalı, H. (2011). Örgütsel sinizm ve iş tatmini arasındaki ilişkiler: Karaman’daki bankalar üzerinde bir uygulama (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Candan, H. (2013). Örgütsel sinizm ve işgören performansına olası etkileri. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 3(1), 181–194.

Çınar, E., Çetinkaya, C., Ercan, A., Atabey, H., & Bozkurt, A. (2023). Örgütsel sinizm. 21. Yüzyılda Eğitim ve Toplum, 12(36), 717–737.

Durmuş, İ. (2025). Kültür ve sinizm araştırmaları incelemesi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 27(2), 658–674.

Epiktetos. (2019). Enkheiridion: El kitabı (Çev. C. Çevik). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Kalağan, G., & Güzeller, C. O. (2010). Öğretmenlerin örgütsel sinizm düzeylerinin incelenmesi. Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 27, 83–97.

Kutanis, R. Ö., & Çetinel, E. (2010). Adaletsizlik algısı sinizmi tetikler mi? Bir örnek olay. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 26, 186–195.

Özler, D. E., Atalay, C. G., & Şahin, M. D. (2010). Örgütlerde sinizm güvensizlikle mi bulaşır? Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, 2(2), 47–57.

Tokgöz, N. (2011). Örgütsel sinizm, örgütsel destek ve örgütsel adalet ilişkisi: Elektrik dağıtım işletmesi çalışanları örneği. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 6(2), 363–387.

 

  
20 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam97
Toplam Ziyaret194422